Emre Çamalan'ın Kişisel Güncesi

Ben, sen sen olduğun için, benim!

Time To Say GoodBye

Zamanın var olup olmadığını kanıtlamaya çalışan olmuşmuydu acaba? Yada insan doğduğu andan itibaren zamana tabi tutulduğu için mi zamanın varlığını baştan kabul etmişti.. Herkes günün birinde zamanla karşı karşıya kaldığını anlıyor ve o zaman yine zamana sığınıyor.
– Şunu bir atlatalım da sonra bakarız üzerinden biraz zaman geçsin..
– Senin biraz zamana ihtiyacın var..
– Herşeyin yeri ve zamanı var..
gibi cümlelerle belkide zamanın belirli belirsiz içimizdeki yerinide çokça kez farketmişizdir. Bugun yurtdışında geçirdiğim, ilk uçaktan inip düsseldorfla karşılaştığım , Alman polisinin tek kelimelik ingilizce cümleleriyle sorarak Almanyaya girişime izin verdiği , Belçikanın harika evleri ve güleryüzlü insanlarıyla karşılaştığım ve çokça da yeşil alan görüp hayat bu işte dediğim günün ardından bilmem kaç gün geçmiş.. Nihayetinde bir geçmişlik ve iz bırakmışlık olduktan sonra geçen zamanın sayısal ifadesinin ne önemi vardır ki.. Bir gün bu blogda ücretsiz verilen hizmetlerin sonuna maruz kalarak kapatılacak belkide, işte o zaman aynı sebepten yazılarımın ne zaman kaybolacağının ne önemi vardı ki..
Yurdumun dışında geçen çokça güzel anılarımın , çalışmalarımın , mutluluklarımın ve günlerimin sona yaklaşmasıyla kendimi yeni bir yazıda buldum. Bugunu kendimce tarihe not edip çıkmak istedim. Aslında not dediğin genelde kısa olur ama ilerde kimse okumasa bile kendim okuduğum zaman daha uzun yazamazmıydım sanki diye serzenişlerim olduğu için belkide o yüzden uzun tutuyorum artık yazılarımı.
Almanya da Duisburg denildiği zaman artık “evet bizim ev orda” diyebiliyorum; bu benim patronun evini bayağı bir sahiplendiğimi gösteriyor. Sohbet esnasında geçen “bizim ev varya onun yanında işte” , “sormayın iş yoğunluğundan evimizi göremez olduk” gibi cümlelerde de kendimi yakaladığım çok oluyor. Tek başıma tutunmaya çalıştığımdan mıdır , patronun bana verdiği sıcaklıkla evi benimsememden midir yoksa lafı uzatıp patronun evi demeyim şimdi diye üşengeçliğimden midir bilemiyorum ama buraya bayağı bir ısındım. Yollar , evler , arabalar , mekanlar neredeyse insanların simaları bile artık çok tanıdık geliyor. Bu kadar alıştıktan sonra Türkiyeye dönmeden önce bura ile ilgili son yazımı yazmazsam sanki buraya bir saygısızlık yapmış olacaktım, oysa ben isteyerek kimseye saygısızlık yapmamıştım ve yine yapmadım, sanada yapmadım Duisburg. Almanya’nın bir kere seveceksen yollarını seveceksin, insanlarını seveceksin , disiplinlerini , iş ahlaklarını ve arabalarını seveceksin. Yolları uzun , geceleri yol aydınlatmaları yok arabanızın farı yanmıyorsa milim kıpırdayamazsınız ama sen sev yine de o yolları ilk kez gördüğün için sev yada bazı noktalarında hız sınırı olmadığı için sev yada yolların mühendislik harikası eğimleri için düzgün ve konforlu yolculuk sağladıkları için sev. Bende bu neden dolayı seviyorum diyemem aslında ama seviyorum otobanına çıktığımda yüzümdeki gülümseme benim o yolları sevdiğime işaret değildir de nedir? Sonra o yollarda sana eşlik eden , sana yol veren , bir soru sorduğunda gülümseyen , her cümlesinin ardına “bitte” , “Entschuldigung” ekleyen nazik kişiliklerini sev. Bugun Almanyada rahat içinde , sağlam bir altyapıyla , insanlarını ve benim gibi misafirlerini mutlu eden yapısını oluşturan disiplinlerini seveceksin. Disiplin anlayışlarından hiçbir zaman ödün vermedikleri için sıfır hatayla iş yapan ve dünyaya beğendirdikleri işlerini seveceksin. Yada boşver önyargınla devam edip Almanlar kabaymış veyahut Almanca kaba bir dil ben sevmem Almanları da sevmem diye ön yargınla devam et kendini sev.
Almanların arabalarını da sev , çünkü arabalarındaki asalet , kalite ve performans seni özgürlüğe kavuşturan etmenleri oluşturacaktır. Bende bunu iliklerime kadar hissettim 260 ile giderken 200 ile giden arabanın yanında çok yavaşmış gibi hissedildiğine , mesafelerin aslında hız ile alakalı olduğuna ve en kötüsüde hayallerimi süsleyen arabaların aslında bir metal parçası olduğuna ve hızlarına gerçekten ulaşılabilir olduğuna tanık oldum.Bir arabanın hayallerini süsleyebilecek kadar özel birşey olmadığını gördüm. En sevdigim filmlerde ibre 260 ı görünce bu nasıl olur ya biz bunu rüyamızda görürüz dediğimi , otobanda bir Lotus , Gallardo , Mercedes Sls , Ferrari ve Posche görüp sollayacaksın hatta yetmiyormuş gibi lotusla 10 dklık kapışmanın ardından ibre yine 260 gördüğünde lotus sağa sinyal verip sana yol verdiğini rüyamızda görürüz sanıyordum. Gallardoyla kapışıp yol ayrımına kadar peşini bırakmamayı , poschelerin hiçbirinin peşime takılıp uzun süre takip edememesine tanık olduktan sonra en kötüsü araba merakım bitti. Yeni hayallerime yer açılmış oldu diye baktığımda hiçde kötü değil aslında 🙂
Sonunda kendimide Avrupa görmüş insanlar arasına koydum. Avrupa görmek bana göre ne ifade ediyordu? Kendime sorduğumda aldığım en güzel cevap başka kültürleri tanımak ve bakış açımı genişletmekti. Türkiyeye döndüğümde yeni bakış açımı kaybetmemem dileklerimle.. Almanyada gezilecek yer yok , Almanyanın havası kötü , insanlar çalışmaya odaklı kimse dışına çıkmıyor , Almanyada herkes içki içiyormuş gibi görüntüde kalanlarına hiç kulak asmadan kendimi tarttığım 3 ayım kısa bir süre sonra bitiyor. Başlığını severek koyduğum ama içinde kendimi anlattığım yazımında sonuna geliyorum.
Gelirken bıraktığım herşeyin üstüne 3 ay serptim , zamanın eline verip pişmesini bekledim o pişerken Almanların kültürüne tabii oldum şimdi geri dönüş vakti ve Almanyada zamanın hediye ettiği herşeye Hoşçakal Deme Vakti.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*